Saat sabahın dördü... David Shire'in The Conversation için hazırladığı, solo piyano ve jazz dan mürekkep soundtrack albümünü dinlerken, bir yandan uzanmış saatlerdir Cumming okuyan bünyenin üzüntü ve muz kabuğu ifademsi...
Gezip gormedigin bir yer, kivançla ötesinde
herhangi bir yaşantının, gözlerin kendi sessizliginde:
senin en kirilgan duruşunda birşeyler var beni saran,
ya da birşeyler ki dokunamam çünkü çok yakınlar
************************************************
bir şairi hatirladim... birzamanlar başucumdan hiç düşmeyen ve şimdilerde çoktan rafa kaldırılmış kitapları olan... iki bicagi vardi... iki keskin bıçağı...
"İki bıçak seç kendine
Biri yaralamak için
Biri öldürmek
Pusu kur gözleri
Karanlık gölgesine
Biri sevmek için
Biri ihanet
İki yürek seç kendine
Biri yaşamak için
Biri gizlenmek..."
o bıçagın yarığında birikmiş yaşlardır gözlerin anlatısı ... cenazeler ve doğumlar birbirini tamamlar... zaman geçtikce ve biz büyüdükçe daha cok insanı birakicagiz arkamizda... belki bu yüzdendir daha da çoğalmak istememiz...
aralik camdan sizan aksam sogugu, elim buz gibi... bir sigara daha yakmali... niye basladimki bu lanete yeniden... birakmistim yine... yakalim... bir duman hüznü dagitir...
öğleden sonra bulutlarin arasindan utangaçca yüzünü gösteren güneşini emdi bedenim... wohlerspark... küçük şirin... mezarliktan bozma... bir iki arkadas, hos sohbet... ve sükünet... güzel bir gündü... yine sagnak... kuzey aksami...
ve mayis...
..........................
şehre donmeye ramak kaldı..
dün gece hem çok iyi bilinen ve hiç bilinmeyen... iki ya da daha fazla.. dost olan ve olmayanı ile kısık sesli, içkisiz, ananas ve limon kokulu konuşma(ma)lar evciligi, bakmalar pratği bosluğa.votka yok, merlot yok... sigara hiic yok...
Rendekar gibi... en puslusundan atlasi olsa kitamın...
"düşünüyorum öyle ise varım" "düşlüyorum öyleyse varım...desem.. ama bundan tam tersi varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıksa.. düşünen bir adamı düşlüyorsam... düşündüğümü bildiğim için ben varım....düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum... böylece o da benim kadar gerçek oluyor... bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. düşündüğünü düşlediğim bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek ben ise bir düş oluyorum."
sehre donmeye ramak kaldi...
dedi ki ulu manitu...
bir sürü yalan cografya ve sembollerin terminusu istanbul...
"ne varsa dökmüşüz üstüne benzini kibritin, parmak uçlarımızı yakmasını bekliyoruz"
.......................
hellsinki
tüm bosluklari çigneyeceğim şeylerle dolduruyorum.. uzaydaki yerim artiyor, balon gibi .. içimdeki boşluklari çoğaltıp.. pedalleri daha hızlı çeviriyorum şimdi... tipki benim şehrimdeki kağit toplayan adamların görünmezliği gibi, dolaşırken kalabalıklarda... görünmeden dolaşmayı seviyorum .. gözlerimi baktiğim yerlere çikarip koyduğum halde.. gormuyorlar...
sular da kokusuz, yok gibi, hava yutar gibi.. elimi suyun altında tutuyorum .. ıslanmıyor... içiyorsun bardak bardak şişmiyorsun.. içtiğin bir şey yok gibi... ikisi de kuru; bu hava ve bu su, belki de beni görünmez kılan.. içenin maddesi degişiyor.. buradan oluyor.. görmüyorlar...
"tui lucent oculi
sicut solis radii
sicut splendor fulguris
lucem donat tenebris"
.......................
Mülteci
bir sehri ve ülkeyi birakip gitmek üzere yazilmis bulabildigi bütün hikayeleri topladi torbasina. kalayci ustasi cingelerin izinden gitti. onlar kadar mecburdu mültecilige... onlar kadar saf olmasa da... hic bir göc türküsünde adi gecmeden belli belirsiz izleri takip etti. her vardigi yer bir baskasini cagirdi. yol yazgisi olmustu. bir gün izini sürdügü yollardan birinin kiyisinda bir kadin gördü.yaraliydi kadin. ayaklarindan geride kalan mesafelerin acisi fiskiriyordu. oturdu yanina... kadinin sessizligini dinledi... susan insalarin anlatacak cok seyi vardir... yorgundu kadin... göc acimasiz geliyordu artik... bikmisti ve umudunu yitirmisti.adam tuttu kadini elinden, kaldirdi.kadin yarali ayaklarinin üzerinde durmakta zorlaniyor ve aci cekiyordu."merhemim yok, ayaklarina sürmek icin" dedi kadina, "ama bir umudum var, onu paylasabilirim seninle..."
10 gün gecti mi simdi?
gün degil, 10 gün...
sasirmis, yabanci, ürkek ve yorgun bir kus gibiyim.
bir köseye cekilip tüm olan biteni düsünmek, irdelemek, anlamlandirmak istiyorum.
ne güzeldi... ne güzeldin... ne güzeldik...
"....
gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun
ve acı ve yiğit ve nasıl gerekiyorsa öyle
sen koktukca düşümde görüyorum onu
düşümde, yani her yerde
yüzü sararmış, titriyor dudakları
şakakları ter içinde
tam alnının altında masmavi iki ateş
iki su
iki deniz bazan
bazan iki damla yaz yağmuru
mermerini emerek dağlarının
şiirler söylüyor gene
...."
(e.cansever)
bir aksam dinlencesinin sedasini sürmekteyim. mevsim artigi günesi soludum önce. yüzümde helenistik bir anlam. bir akdeniz nesesi.guny's fisch imbiss, ines, aksam yemegi...
ev... barda iki bira, iki bira arasi calan telefonum... ses... o an ruhumun derinliklerine giden yolculukta kitlenen kelimeler, tutulan dilim...
tekrar ev...
ne mi yapiyorum?
ne?
bir sarsinti geciriyorum. sessizce... sanki bir bulmacanin tamamlanmasini bekliyorum.
bulmaca tamamlandiginda tarih gercek anlaminin disinda hic birsey yapmamis olacak. korkunun azalacagini umuyorum sadece.
ayni yikim, ayni soykirim, ayni tanri ayni topraklarda varligini sürdürürken baska bir halka eklenecek kisisel tarihe - sürüp giden icinde bir halka - INSAN.
kisisel bir yolculugu oldugu kadar zamanin icinde yapilmasi gereken bir yolculugu zorunlu tutan bir yazgi oldu bu. battigi sanilan, halkalarin tamamlanmasini bekleyen bir düs.
kan kokulu sanrilari iten, reddeden ama onu kollari arasinda emziren ac insanlar ve hep kaybedilen bakislar... insana bakis... insanca bakis... susukunlugun cogalttigi, sözün yaralayip, eksilttigi, eskittigi zaman... sana söz gecirmeyen eksiktir, kisimsizdir. sinir ihlaline göz yumacak kadar yakiniz o bakisa...
yillar önceki bir bakisla, kendi bakisini birlestirmeye, tamamlamaya adana bir yolculuk seni bekleyen...
dolunay
gece piril piril ve bol yakamozlu olacak. gunduz dolasmamiz yetmiyormus gibi gece de teknede olacagiz. yakamozlara boyanmak icin.. anlardan an begendim yine, hatirladim...
hatirladim o ani...
yine yalnizliga kapamistim gözlerimi, hic bilmedigim, adim atmadigim sahillerde midye kabuklarini toplamaya gitmek icin... midye kabuklarinin damarlarindan akan dolunay anlatilarini biriktirmeye... ayak uclarimin kumsala vuran hafif dalgalarla yakalamaca oynadigi o aksam ayin savki daha bir cesaretli vuruyordu suyun geceye kavrulmus tenine... pan'in flütü sokuldu ayin koynuna, yakamozlar dansa durdu ... sokuldum suya, tenimi ürpeten serinlige aldirmadan sokuldum yakamozlara... ay, deniz, yakamozlar ve ben... pan sustu... uyandigimda yüregimde bir hafiflik vardi. yüregimin cebinde bir yakamoz -fisildadi... cosan notalar gibi...
"köklerim, suyunu senden icen köklerim gözlerine aksin"
ofsayt osman
....kitap okumaktan sıkıldıgımda solugu aldigim yer sinemaydi. .... daha cok tren garlarini andirirdi bana - eski bina hastaligi o zamanlardan kalma olsa gerek- ...
iki film birden, cok sararsa ayni filmi ayni günde iki kere... bazi filmler maceraya düskünlügümü percinlerken, bazilari ise duygularimi beslerdi. ikinci kategoridekilerden biriyse ofsayt osmandi. kücük bir cocuk ölümcül bir hastalliga yakalanmistir, onu amerikada tedavi ettirmek icin paraya ihtiyac vardir. ve bu parayi kanun disi yollardan bulur. tabi türk polisi affeder mi, yakalar...
son sahne; her zamanki gibi babacan bir hakim, parasini kaptirmis kodamanlar ve bizim ofsayt osman... hakime anlatir hikayesini, aglamakli
"bana bütün hayatim boyunca sümsük, bir ise yaramaz, ofsayt dediler, sadece cocugu kurtaracak kadar parayi aldim, gerisini ellemedim, sizler hakem olun abiler..."
"yasadigimiz hayat bir mac, oyunculari bizleriz, topumuzda insanligimiz, vicdanimiz... söyleyin abiler, ben ofsayt osman gene mi atamadim golü, bu da mi gol degil ? hayatim boyunca ofsaytta kaldim, yine mi gol degil?"
salondakiler gol diye bagirir, hakimde katilir buna...

piyanisti sert sert basarken tuşlara ben de aynı kuvvetle basıyorum klavyesinin tuşlarına...
bu durumu; ebru damlalarının dalgalarına, kan kırmızısı önce ve sonra kök yeşili damlatılıp çizilen, lalelere ya da karanfillere çıkan tablolara benzetiyorum... çıkan ve çıkmayan bütün yollar gibi...
kötü bir merlot etkisi midemdeyken uyku tutmayan gözlerim birazdan kanon yapacak sabah ezanlarını beklemekte.. şimdi ise "My baby just cares for me" çalıyor.. tuşları sert sert...
Üçüncü şarkısındayız.. bu kadar mı yavaşladı ellerim, düşüncelerime.."Love me or leave me" ritim tutuyorum inişlere çıkışlara .. sen de bul ve dinle bunları okurken...
Meteor yağmurunu naklen bildiriyor Çeşme'den birileri .. "bizim için de dilekler tutsunlaaar" diyorum içeriye doğru...
Hoş bir sızı sarıyor içimi artık.. merlot buruştururken .. kaç gün kaldı...
En çok resmi sevdim..
aynı odada olup da sessizliği paylaşma anını..
"Little girl blue" fransız aksanı çok belli..
an güzel...
uyku sol taraftan bir sızıyla gelmekte artık..
iyi geceler dilemekte.
aksam yemeginde güzel bir balik yedim. bir espresso ictim.
tam cikmaya niyetlendim.
gök yarildi... sagnak oldu...
evdeyim... yazini okudum, gri bir his cöktü üzerime...
....
-cok simarikca olacak... kocaman sariliyorum...
su anda döndügün ilk kösede bulunmak isterdim. elinden tutardim; "birak herşeyi" der, alelacele findikli parkina götürürdüm seni... nefes nefese atardik bir bank üzerine kendimizi, iki cay söylerdik... gün batimini izlerken gemiler ve düslerden bahsederdim sana... gemilerden, denizlerden, gidilesi yerlerden, yasanilasi yerlerden... sonra ayin savki vururdu denize, yakamozlar dans ederdi düslerde...
gökyüzünü yutabilirim bu halimle, yagmurlari islatabilirim. kendime en fazla tekrarladigim sözlerden biri; "hayat sürprizlerle doludur ve bir olanak bir cok seyi degistirebilir"...
bunlari hangi duygularla söylüyorum bilmiyorum... ama bildigim bir sey var... bunu
bu bir taş değilmiş "bağrına" bastığı.. Aylardır nasıl olsa döner durur gider sonra diyordu...
boşvermişlik, gözaçıp kapayıncaya kadar gibi geçen zamanda ilk ağrılarıyla minicik olan şeyi nasıl oldu da bu kadar büyüttü!..
annesinin gözleri kocaman oldu, açıldı, bukelemun gibi tuttu kendini, yutkundu.. yabani kızı çok kızar diye öylece kalakaldı, yaşarmadı.. onun gibi gerçekçi ama onun hiç olamayacağı kadar şefkatli ve yumuşak sözlerle mesafeli kelimelerle...
hayatta sağlam durmayı daha 6 yaşında öğreten abisinin "atla uçağa gel, hava çok güzel .." derken de tam, duyduğuna tepkisi sesindeki düşüş "ne kist mi!!" ve o yutkunuş .. tekrarlanan "sen atla yine de gel" bu kez başka bir şey...
uykusu var şimdi.. geç idrak eder böyle şeyleri..
zamana
(bu iki fotograf sevgili Haner P.'den... üstelik de izinsiz)

bir türlü varolamadigim his sürgünlerimde ayaklarima prangalar vurulmus kadar caresiz ve disiplinsiz olurum. dumanin halkasiyla sogugun labirentine dalarim. sonunda ufak bir oyun bekler beni. kuduz bir martinin cigliklari yol gösterir. aycicek tarlalari gibi düsleri barindirmayan batakliklarda unuturum ayakkabilarimi.
aldigim yollar boyunca gözlerim daglari arar, daglarin gökyüzüne cizdigi bedeni belki. sadece kuzeysel bir düzlüktür önüme cikan.
Kac sözcük sarap oldu, bir bilsen...
gidecek bir gün...bir fotograf, annemin çekmecelerinden...
30 yıl öncesi... denk gelip görmemişim bunca yıl ..
ama hatırlıyorum...soguk bir kış günü bahçede fotografı çekilmek istenen bir dolu cocuk heyecanlı.. nedenli bir sıkıntı içimde ve hüzün.. bu bakış, bu eller.. eleveriyor.. zorlanma, emrivaki tepkisi bendeki.. zaman siyah beyaz.. elbise fazla yünlü... sıkışıp kalmışım insanların arasına ve utanıyorum da belli ki..
hava gri, ev gri, hayat gri bir tunel o zamanlar.. çocuk gözlerim hep pencereden yola bakar..
yağmur camdan akarken karşı bahçenin duvarının içindekiler ... ağaçlar arasında bir ev kapısı sonsuza dek kilitli.. bahçesinde güneşi bekleyen meyve ağaçları... masallar uydururum.. karıştırma, bilme merakı... eve gizli ziyaretler...
yağmur kokusu... asfaltta akan su.. mazgallar taşar.. bazen bir kaç fare yavrusu..
yoldan geçenler hep yere bakar..
annem ne zaman dönecek işten..
oluyor.. bazen
"Oysa bu sensin sadece sen!" demek geliyor içimden sarsarak, susuyorum..
ve çoğu kez söylediğim şey insanların duydukları şey olmuyor..
ve hiç bir ses keskinliği ve hatta iletişim nezaketi içtenliğin yerini almıyor, alamıyor..
müşvik prensler, kötücül şovalyeler, tatminsiz geçkinler ve kaprisli tazelerden mürekkep bir dünya burası...
hergün biraz daha kendi içime kök salarken, gözlerimden düşlerim düşüyor...
ait olduğun yer ya da kimse olmasın, tüm sahiplik eklerin kırpılıp yıldız yapılsın
tekbaşınalığımdan vazgeçemiyorum..
ıskalanmış bir dolu hayat.. bulaşıcı hastalık gibi mutsuzluk halleri..
tanımıyorlar, kaçırdıklarını sandıklarına koşarken, rastladıkları dinginginlikleri..
ve öyle bir zaman gelir ki yapacak tek şey beklemektir..
bahçesinde meyve ve zeytin ağaçlarının olduğu o büyük ev.. kalabalık ailemin yemeklerini yediği o büyük masa.. bu düş düşüyor bir tek gözümü yumduğum her an aklıma..
eskiden kalma
kime niye yazılmışsa bir şiir buldum
ortasından bir kaç satır:
...
boşalır gibi bir kaba,
acı zerkediyor
tırnakla et arasına saplanan hüzün,
yıldızlar nerede biter
nasıldır sağanak yaprakta
hiç görmemiş gözlerin,
ucuz kesekağıtlarına
kazılmış gibi, yön kaybettirir
aşka name dizen sözlerin
...
sayıkla(ma)!
bir cok seye saatlerce bakabilirim, bunlardan birisi yapraklarin kilcal damarlari, birisi de, kabuklarin seritleriyle, ic tarafinda varsa sedefleri... damarlar ve seritler arasinda bir mevsim tasiniyor, ne kivrandirici bir gebelik... yalnizlik ve gece gibi...
düşbir agustos günü, kuzey enlemlerinde, elbenin kuzey denizine varmasina dakikalar var...
yagmur yagmasi gerekiyordu. yagmadi...
yagsaydi ben yagmura kapilip damla olabilirdim. gözlerimi kapadim... düsledim...
beyoglundayim simdi, yagmur yagiyor... bir kitapciya girdim. bir kart var, kücük bir cocugun el izi cizili... karti usulca oksadim, cok derin bir sevkat duygusuyle yüregime degdirdim. bu elin hayat cizgisinin, herhangi bir cografyada kayip bir keci yoluyla birlestigini düsündüm...
bu elin izdüsümünü yollayacak bir yürek aradim, bulamadim...
herhangi bir cografyada...
herhangi bir patikanin en sarp, en zor yerinde...
herhangi bir rüzgarin tasidigi yagmur öncesi suskunluklarda...
.............
Hani çocukken herkesin bir düş ülkesi vardır. Adsız şehirler kurar çocuk gözler. O düş ülkesinin henüz resmedilmemiş, hiç gidilmemiş şehirleri büyümüş suretimizin aynasıdır. Küçüklük düşlerinin küllerinden oluşan geleceğe inanıyorum.
.......
uçmak
kadınlar heryerde aynı mı yaşıyorlar mevsimleri?vaadler unutulmadık deprem...
hatır... suskun bir göz...
bana uçmayı öğret. kanatlarım küçücük...
tanrının faşizmi bu, bana uçmayı öğretmedi.
.......
Dersaadet'in geçmişte kalmış eskicileri topladılar kelimeleri... unutmamak için, hiç unutmamak, bir düşü, iki insanın yarattığı bir duyguyu çöpte bırakmamak için sana yolladılar...
iste yazdıklarımızdan "eskiyenler"... ama anlatı yeni kaldığı yerden devam edecek... çünkü küstüğü yazma hazzına yeniden kavuşuyor... bir şiir, iki mısra sebeptir buna; nokta, nokta, nokta...
........
sağanak
hic dinmeyecekmis gibi, sirilsiklamligi tanimayip daha üstlere cikaracakmis gibi... durdu sonra, ne olduysa... bir mayis sessizligi... bir kus ötüsü... sokaksiz bir sabah...
gün baslamadi daha benim icin... külliyatsiz zaman daha... sevgi sözcükleri basiboz geziniyor yangin yerlerinde... yalnizlik, kuzeysel bir grilik kapli odama dolan soluk isik... inadina kus sesleri...
bir mayis bir inadin günü uzaklarda biraktigim dersaadette, burada basit bir tatil günü... kalkmali artik, kalkip güne karismali...
bi portekiz kahvesinde sütlü bir kahve, salamli bir tost, ve gazetelerden bir kac haber özeti paklar beni...
bir sigara yaktim... kahvesiz... serinledim. cikmali evden...
o gri isik, bir sevgiliyi terk etme vakti hüznü getiriyor. gitmeli...
bir sevgilinin gitmesi gibi, onun gözleri olmadan edememekte olsa gitme vakti geldigi icin gitmeli...
bir Kieslowski üclemesi gibi, tek fark "Ruhu olmayan oturamaz bu salonun koltuklarina, ve bakisi olmayanlar göremezler bu gözleri"
saat sabaha yeni döndü... bir uzaktan baska bir uzağa dökülen duygular arasına serpilmiş bir albüme cekildi dikkatim... mekan helsinki mi diyor içimdeki gezgin... disarıdan sızan bahar yagmurunun sesi... mayısa döndü zaman... bir dörtlük... benden daha kuzeyden gelen bir dörtlük... komsuların muhabbet arası gülüşmeleri... yağmur sesi... o dörtlüğün son iki mısrası... cok güzeller, dokulnulmayacak kadar güzel...
Hamburg, Tanz in den Mai, kokteyller... çakırkeyf bir aksam...
hoş bir dörtlük daha...
..............



2 yorum:
buldum bak yine seni.
ama bilmezsin sen beni.
ben bu zerafeti, bu hüzünlü gözleri, ince ruhu, magrur duruşu yıllardır izlerim, terazi.
yolda rastladım dikkatimi dik yürümen çekti, önce.
sonra "O"! dedim.. ta kendisi aklımdan gönlüme düştüğün gündü. ama bilmezsin sen beni..
siyah saçların
topuklarının sesi
nadide bir an,aynı yerde
yine gördüm seni
Yorum Gönder