5 Mar 2009

Kırmızı Oje

Çocukken - sanırım 6 yasındaydım, okula başlamadan önceki son yaza kadar- tırnaklarımı yedim.. boyalara olan merakım peşimi hiç bırakmadı.. ben de onların...
Toros Dağların'da Feke'de bir yayla "Çataloluk" adında... Hayatımın ilk düş cennetidir orası.. Yarpuzların arasında ateş böceği avladığım, kurumuş dereboylarında ağaç kabukları toplayıp tekne yaptığım, çam sakızlarının hasını kokladığım, bir yokuşun tepesinden, ağaçların arasından yumuşak kızıl kumda, diğer çocuklarla neş'e içinde kaydığım, ilk defa hem eşeğe hem ata bindiğim ve ilk defa babannemin silahıyla ateş ettiğim… büyük kayalardan sekerek, soğuk sularından içerek, çilekler toplayarak, kirazlarını kulaklarıma taktığım; eşsiz bir cennetti orası.
Ağaçtan yapılmış çardakta sarkan üzümleri, korukları toplar, bütün gün eve uğramasak da karnımızı doyuracak birşeyler bulurduk yollarında..
Herşeyi tatma ve koklama merakım o zamanlar da varmış.. ilk defa çam ağaçlarının iğne dallarını, sardunyaların ve yonca dediğimiz çiçeklerin ekşi yapraklarını, asmaların filizlerini çiğnemeye o zamanlar başladım...
En çok keçileri severdim uzun tüylü, ince yapılı, en olmadık yerlere tırmanan... Geceleri ayı gelirmiş hikayesine, bir gece gerçekten bahçede görünce inandım..
Babannem tulumbanın içinde biriken suya, karpuzları koyardı. Buz gibi olsunlar diye. Ekşili köfte ve yüksük çorbası yapılırdı, koca kazanlarda.. İçine limon değil turunç sıkılırdı..
Nar ekşisinden şerbetler içirilirdi çocuklara en son ve 9-10 kişilik gruplarla, yaylanın tepelerine tırmanırdık sonra...
Ağaçlara sarılmaya da o zaman başladım.. Gözlerimi kısarak yaprakları arasından süzülen ışığa bakmaya da... Ya biz çok küçüktük, kısaydık ya da ağaçlar uzundu, gürdü.. Bulutları görmeye çalışırdım, zar zor.. Sarmaşıklar vardı gövdelerine tırmanan, mor tohumlu ve diplerinde enva-i çeşit mantarlar. Yayla çocukları, zehirli bitkileri ve eşşeklerin arkasında durulursa tepebileceğini o zaman öğretti... ben hep tırnaklarımı yerdim..
Tırmanırken en tepelere, ormancı amcaların koyunları, keçileri kesmesine değil de ağaca asıp yüzmesine denk gelirdik hep... Hem nefret ederdik... hem de uzun gün sonlarında aç kurtlar gibi otururduk sofralara.. sormazdık bile bu etler “nereden geldi?”, bilirdik... Ağaçların bittiği, bodur bitkilerin başladığı yüksekliklere çıkmak, keçiler gibi kayalardan sekmek, türlü renkteki yılanları, çekirgeleri görmek en büyük zevkimizdi.. Herşeyin rengine bakar, suyunu sıkar, koklardım. Çekirgeleri yakalayıp saatlerce inceleyen, teyyare boceklerine ip bağlayıp uçuran, acımasız ve meraklı bir çocuktum.. Kayaların üzerindeki mantarımsı yosunlardan kına yapardık.. bulduğumuz yuvarlak taşlarla "beştaş" oynar, naralar atıp yankılanan sesimize gülerdik. En kalın "i" en ince "o" yu haykırmak, çocuk donlarımızı ıslatacak kadar komik gelirdi bize.. Bir gün, yaylalı büyük çocuklar topladığımız mantarımsı yosunları alıp ellerine, kağıda sardılar; itinayla.. ucunu yakıp sigara gibi içmeye içirmeye başladılar.. Hayatımın ilk sigarasını 31 yaşımda değil, yani, aslında altılık bir veletken içtim ben.. Biraz sonra hepimizin kafası pek bir hoştu.. dönüş yolu da hiç bu kadar uzun ve eğlenceli olmamıştı.. Hala çok merak ederim o yosunları, neydi acaba! Bu ipini kopartmış gezmelere çıkarken yanıma aldığım torbaya topladıklarımı biriktirirdim ; taşlar, kabuklar, çiçekler, yere düşmüş bir kuş tüyü, mantarlar, yapraklar, yosunlar, renkli topraklar... Dönüşte onları ezip çaybardaklarında boyalar yapıp, babannemin burun damlalığı ile üniversite öğrencisi olan amcamın, büyük boy mühendis defterlerine damlatarak resimler yaptığımı... doyamayıp duvarları, ahşap kapıyı parmaklarımla boyadığımı, gezmeden dönen annem ve babannemi karşımda görünceye(!) kadar bundan ne kadar büyük bir zevk aldığımı anlatamam... sonrasında çıkmayan bu boyalar benden kalan komik hatıralar olarak yıllarca duvarları süsledi.. Bunca maceranın içinde sıkılır mı insan! sıkıldım bir gün.. güzellikler de maceralarda rutine binmişti çünkü. Ortanca amcamın motosikletini boyamak için aldığı boyaları görünceye kadar taa ki..! Abime "ben bugün evde kalacagım sen git" dedigimde içi burkularak "peki" diyebildi... Öğlen ıssızlığının gelmesini bekledim.. minik kutuları bıçakla zorlayarak açtım.. bir kuru dalın ucunu fırça gibi yaptım ve itinayla, yarısına kadar yenmiş tırmaklarımın yirmisini de motosiklet kırmızısına boyadım... Akşamına vaveyla! Şehre döndük bir hafta sonra.. Annem “sana hem oje alacağım hem de boya ama bir şartla” dediğinde dünyalar benim oldu.. “o şart” ı kabul edecektim, ne olursa..."tırmaklarını yemez de uzatırsan oje senindir" dedi en kırmızısından.. içim gitti yiyemedim.. ve ben bir daha hiiiç tırnaklarımı yemedim.. yiyemedim! Oje alındıgında bitirinceye kadar boyadım tırnaklarımı beş kat, on kat.. sil tekrar... asetonun büyülü kokusu yüzünden ojemi şişesinde kuruttum sonunda.. “artık okula başladın oje yok!” dediler bir gun, ama ben hevesimi çoktan almıştım.. Annemin aldığı boyalarla deliler gibi resim yaptım duvarlara defterlere, yerlere, her yere.. Nasıl bir heves almaksa sonra hiiiç aklıma gelmedi bir daha “kırmızı oje”..
Taa ki 38 yaşımda, şu son bir aya kadar... son bir aydır her gece, ama her gece ibadet gibi, itinayla boyuyor boyuyor, siliyorum.. Aseton kokusunu içime çekmekten ojelerim şişelerinde kuruyor...ben bunu neden yapıyorum bilmiyorum.. sanırım altı yaşıma geri dönüyorum.. olmayan çocuğumu büyütüyorum.. ve aklımda bir şarkı yankılanıyor düş cenettimden kalan "aynalar kırık şimdi..."
....................................
Gece 3 demedim, aradım buldum (Bknz. http://www.buyuluyelken.net/)
sene 77 imiş plak çıktığında.. sadece 6 yaşındaydım..
Benden başka bana dost yok
Hayatım yıkık şimdi
Bir cana hasret baktım
Aynalar kırık şimdi
Aynalar kırık şimdi
Varsa dostlar nerede
Uzatayım elimi
Gördüğüm aynalar gibi
Gönlümde kırık şimdi
Gönlümde kırık şimdi
Nerde benim sevdiceğim
Dost bilip de sevdiğim
Gördüğüm aynalar gibi
Gözlerim kırık şimdi
Gözlerim kırık şimdi
Gülerken yanımda olan
Ağlarken nerde şimdi
Bir hayalmiş o da benim
Baktığım aynalar gibi
Kırdığım aynalar gibi

6 yorum:

Reha dedi ki...

Zarifi Akşamımın Kahramanı,
yazılarını bu sabah derse gitmeden keyifle okudum.. hikayelerini senden dinlemek isterdim. Küçük çocuk resmin çok güzel.. ilkel toplumlarda tırnaklara kan sürülerek avcılığının gücü gösterilirmiş.. bugün günümüzde.. kendine özen gösterme hatta dişiliğin simgesi olarak algılanıyor.. ne kadar ilginç değilmi..
zaman denilen yolculukta ne başlangıç var nede son, sadece madde ve deneyimlerimizin sürekli değişimi ve dönüşümü var..
Sevgilerimle
Reha

Adsız dedi ki...

Ben hiç çocukluk yaşamamışım dedim yazını okuduğumda... Bu kadar renkli hikayelerim yok benim. Ve o kadar güzel anlatmışsın ki, herşeyin kokusu ve rengini hissettim ve senin küçüklüğüne gitmek istedim. Harika bir yazı...

Eda

kamøløsø dedi ki...

çok güzel bir yazıydı gerçekten...zevk alarak okudum.
hatta kendi çocukluğumu anımsatması bakımından eşsizdi diyebilirim.
eline sağlık :)

terazi lastik dedi ki...

Çok sağolun, Reha, Eda ve Ümit...

Adsız dedi ki...

Yemek Listesi: Zevkli, yemek kültürü olan bir hanımefendi'nin kaleminden çıktığı belli. Bir Avrupalı kolay kolay böyle bir şey yazamaz. İkincisi şiirimsi bir şeydi ve hemen beste yapıp söyleme arzusu hissettim, çok güzeldi, bestelenmeli... Bir de çocukluğunla ilgili o hikayeler... Kıskanılacak kadar duru, berrak, güzel ve lezzetli ve de doğru bir Türkçen var. Allah, nüfusumuzun geri kalan % 99,6'sına da bunu nasibetsin inşallah. Senin mesleğin yazmak olmalı. Yazdığın şeyler insanın içini ısıtırken, insan sevgisini de uyandırıyor. Ben hayvanları genelde insanlara tercih ederim ama senin yazdıklarını okuduğumda içim ılınıyor, soğuk kırılıyor ve insanları ne kadar sevdiğimin (aslında) farkına varıyorum. Dünyada bunu bana farkettiren çok az şey var ve bu çok nadir....Seni okuduğumda bir kadını, bir çocuğu da en az kediler kadar (ya da daha fazla) sevebileceğimi farkediyorum........
O.K.

Adsız dedi ki...

Vay vay vayyy eğer bir eşiniz ya da sevgiliniz varsa çok şanslı olmalı.......

Yorum Gönder