Coğrafi ve iklim avantajına sahip bir ülkede tarımın bu kadar zayıflaması doğal değil, doğrudan politika sonucudur. Türkiye savaş ve kriz hattının hemen yanında ama tarım hâlâ stratejik bir sektör gibi değil, günü kurtarma mantığıyla yönetiliyor.
Üretim planlanmıyor, fiyatla oynanıyor. Girdi maliyetleri kontrolsüz artıyor, destekler hem yetersiz hem geç. Ürün fiyatı maliyetin altında kalıyor, yükseldiği anda ithalatla bastırılıyor. Bu, piyasayı değil üreticiyi disipline eden bir yaklaşım. Sonuç olarak sistem, üretim yapanı değil üretimden vazgeçeni ödüllendirir hale gelmiş durumda.
Eğitim yok, veri var ama kullanılmıyor, planlama yok. Çiftçi bilimsel bilgiyle değil belirsizlik içinde karar veriyor. Finansman pahalı, küçük üretici zaten denklem dışı. Üstüne tarım arazileri ve zeytinlikler başka sektörlere açılarak üretim tabanı daraltılıyor. Yani bir yandan üretim teşvik edilmiyor, diğer yandan üretim zemini azaltılıyor.
Dijital sistem kurmakla tarım yönetilmiş olmuyor. Kayıt tutmak üretimi artırmaz, sadece gerilemeyi belgelersin. Üretimi korumadan hiçbir şey korunamaz.
Maliyet yüksek, gelir belirsiz, risk sürekli artıyor. Bu şartlarda çiftçinin üretimden çekilmesi kaçınılmaz…
Mesele tarım ve hayvancılık krizi olmaktan çıkıyor, doğrudan gıdaya ulaşıp ulaşamayacağımız bir krize dönüşür bu durumda.
Acil olarak yapılması gereken; tarımı ve hayvancılığı piyasanın insafına bırakmak değil, stratejik bir güvenlik alanı olarak ele alıp üreticiyi sistemde tutacak gerçekçi ve koruyucu politikaları derhal devreye sokmaktır.
Savaş ve kriz hattına çok yakın bir ülkede tarım politikası “idari kolaylık” değil, doğrudan stratejik güvenlik politikası olmak zorundadır.
Kriz dönemlerinde en kritik iki sektör; enerji ve gıda…
Gıda arzını, dolayısıyla üreticiyi garanti altına almak, sosyal istikrarın temelidir.