Bu günü kutlayan bir antilop yok.
Çünkü çevreyi kirleten tek tür biziz. “Koruma” kavramı, ancak bir saldırı varsa ortaya çıkar. Bugün yapılacak en doğru şey, çevreye yönelttiğimiz saldırıyı durdurmaktır.
Çevreyi korumak bir hedef değil; herkes tarafından üstlenilmesi gereken bir görev, bir yaşam biçimi, hatta bir zorunluluktur.
Dünyanın varlığını sürdürmek için bize ihtiyacı yok; bizim ona ihtiyacımız var.
Lütfen, dünyayı biraz daha az korkunç bir yer yapın. Gereksiz tüketimden ve kirletmekten kaçının.
Bilgi toplamak ve paylaşmak, ilham vermek, üretmek, yaşam ve doğa adına uyarmak bugün “küçük” insanlara kalmış görünüyor. Umarım bir gün, görevinin insanı kontrol etmek değil özgürleştirmek olduğunu bilen; doğaya karşı değil doğayla birlikte yaşamayı esas alan yüksek farkındalıklı insanlar tarafından yönetiliriz.
2007’de bir Tarım ve Orman Bakanı, Toroslar’daki yaban keçileri için “Kır keçisi de kurban edilebilir. Halkımız kır keçisi alarak kurban ederse hem dini vecibesini yerine getirir hem de ormanları korumuş olur” dedi. Sonrasında dağlardaki yaklaşık 25.000 keçi sayısı neredeyse sıfıra indi. Sarıkeçili Yörükleri 5–6 bin keçiyi koruyabildi. Ardından yurt dışından keçi ithal etmeye başladık.
2018’de ise bir başka bakan, “Çiftçi çok çalışır, az kazanır. Döviz kurları arttı, gübre, yem, ilaç fiyatları yükseldi. Üreticilere baskı yapıyoruz, fiyatları düşürün diyoruz” açıklamasını yaptı. Sorunun yapısal niteliği yerine geçici dalgalanmalara indirgenen bir yaklaşım sunuldu.
Modern dünyanın büyük bölümü yaşamını sürdürmek için para ve market sistemine bağımlı. Birkaç yabani bitkiyi evcilleştirdik; sonra mono-kültür, hibritizasyon, pestisit kullanımı ve genetik manipülasyonla onları sentetik bir üretim modeline hapsettik. Sonuç; doğal ekosisteminden koparılmış, koruyucu kimyasallara batırılmış, plastikle paketlenmiş ve atalarındaki besin çeşitliliğinin yalnızca bir gölgesini taşıyan ürünler.
Ortalama bir zeka, sorunlarla baş etmenin en etkili yolunun çözüm aramaktan önce sorun yaratmamak olduğunu bilir. Anahtar önlemedir.
Silah teknolojisine, genetik tohum patentlerine, ilaç endüstrisine, eğlence sektörüne, hızlı moda üretimine, kısa ömürlü teknolojiye ve gereksiz kozmetiğe ayrılan bütçenin küçük bir kısmının dahi, çevremizi saran yaklaşık 19.980 yenilebilir bitki türünün araştırılmasına ve halk eğitimine ayrıldığını düşünün.
Bu, herkes için erişilebilir gıda ve ilaç demektir.
Bugün “temel gıda” dediğimiz yaklaşık 20 bitki, çoğu zaman ait olmadıkları coğrafyalarda, yüksek girdili ve toprağı yoran sistemlerle yetiştiriliyor. Her yıl daha fazla stres, daha fazla kimyasal, daha fazla su tüketimi gerekiyor.
İnsanlar gıda yetersizliğinden değil; açgözlülük, cehalet ve yanlış sistemler yüzünden açlıktan ölüyor.
Çözüm nerede başlar?
Kendi bahçende.
Permakültür bir stratejidir. Bulunduğumuz yerden başlar. Yaşadığımız toprağın, bitkilerin, hayvanların ve güneşin bizi destekleyen bir sistemin parçası olduğunu kabul eder. Permakültür, bolluğu görebilmemiz için bir araç takımı sunar. Bu topraklara aitiz ve yeterince kaynağa sahibiz.
Sorun, tanımamak, bilmemek ve bilinçsizce yok etmektir. Bu bir eğitim ve inisiyatif meselesidir.
En büyük etki için en az müdahale ilkesiyle hareket etmek gerekir. Bahçeni ek.
Hayat, hayata iletken koşullar üretir.
Önce zihinsel çözülme gerekir. Ekonomik zorunluluk adı altında kurulan düzen, hem birbirimizle hem de doğal dünyayla ilişkimizde ruhsal olarak fakir ve adaletsiz bir yapı üretmiştir. Bugün hem gezegensel hem varoluşsal bir eşikteyiz.
Nasıl bir türüz? Medenileştiğini düşünen bir avcı mı?
Çevreyi korumak bir hedef değil; herkesin üstlenmesi gereken bir sorumluluktur.
Bu metni okumanı sağlayan telefonun enerjisi, yediğin gıda, içtiğin su, soluduğun hava, giydiğin kıyafet ve istikrarlı bir iklim beklentisi; hepsi doğanın zenginliklerinden gelir.
Hepsi çevredir.